Ahlâk ilminin fâideleri ve neye yaradığı

İKİNCİ BAHS: Ahlâk ilminin fâidelerini bildirelim:
İnsan, etrâfını, meselâ yerleri, gökleri ve yıldızlar dediğimiz, milyarlarca gök küresinin boşlukda döndüklerini, asrlar boyun­ca çarpışmadıklarını, yeryüzünde, sıcaklık, basınc, hava, su mik­
dârlarının, yapılarının, hareketlerinin tam hayâta uygun olarak ayarlanmış olduğunu, insanların, hayvânların, nebâtların, cansız maddelerin, atomların, hücrelerin, kısaca lise ve üniversitelerde okunan, tedkîk edilen sayısız varlıkların yapılarındaki ve hareket­lerindeki nizâmı, düzeni, uygunluğu görerek, bunları yapan, yara­tan, kudretli, bilgili bir sâhibin bulunduğunu, ister istemez kabûl etmek, inanmak zorunda kalır. Aklı olan kimse, kâinatdaki ve be­denindeki bu azameti, bu intizâmı görerek, hemen Allahü teâlânın varlığına inanır, (Müslimân) olur. Nitekim, 1966 senesinde müsli­mân olan İsviçreli felsefe profesörü, gazetecilerin süâllerine karşı­lık olarak (İslâm kitâblarını tedkîk ederek, hak yolu anladım. İs­lâm âlimlerinin büyüklüğünü kavrayabildim. İslâm dîni, olduğu gi­bi anlatılsa, bütün dünyâda aklı olan herkes seve seve müslimân olur) demişdir.
Bir insan, tabî’ati ve kendini tedkîk ederek, hemen müslimân oldukdan sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâ­lâ” kitâblarından, Muhammed aleyhisselâmın hayâtını ve güzel ahlâkını da öğrenirse, îmânı kuvvetlenir. Ahlâk bilgisi öğrenerek, iyi ve fenâ huyları, fâideli ve zararlı işleri anlar. İyi işleri yapıp, dünyâda kâmil, kıymetli bir insan olur. İşleri muntazam ve kolay­lıkla hâsıl olur. Dünyâda râhat, huzûr içinde yaşar. Kendisini her­kes sever. Allahü teâlâ ondan râzı olur. Âhıretde de, Allahü te­âlânın merhametine, mükâfâtlarına nâil olur. Tekrâr bildirelim ki, se’âdete kavuşmak için, iki şey lâzımdır: Mes’ûd ve bahtiyâr kim­se, bu iki şeye kavuşan kimsedir. Bu iki şeyden birincisi, doğru ilm ve îmân sâhibi olmakdır. Bu da, fen derslerini ve Muhammed aleyhisselâmın hayâtını, ahlâkını öğrenmek ile ele geçer. İkincisi, iyi huylu, iyi hareketli insan olmakdır. Bu ise, fıkh ve ahlâk ilmle­rini öğrenmek ve bunlara uymakla olur. Bu ikisini elde eden kim­se, Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşur. Çünki Allahü teâ­lâ, sonsuz ilmi ile herşeye âlimdir. Meleklere ve Peygamberlere çok ilm vermişdir. Onlarda hiç ayb ve kusûr ve çirkin hiçbirşey yokdur. İnsanların ilmi ise, pek az ve îmânları, yâ bozuk veyâ kö­tü huylar ile bulaşmış ve kötü işler ile kirlenmişdir. Bunun için in­sanlar, Allahü teâlâdan ve meleklerden ve Peygamberlerden pek uzak, onlara kavuşmak şerefinden çok mahrûmdur. İnsan, fen bil­gilerinde, tabî’ati incelemekde tenbel ve câhil kalarak, hakîkî îmâna, i’tikâda kavuşmazsa ve Muhammed aleyhisselâmı doğru tanıyarak îmânını kuvvetlendirmezse, sonsuz felâketde ve sıkıntı­da kalanlardan olur. Eğer, hakîkî îmâna kavuşursa ve nefsine tâ­bi’ olmayıp, ahkâm-ı islâmiyyeye, ya’nî Allahü teâlânın emr ve yasaklarına uyarsa, se’âdete kavuşmakdan ve Allahü teâlânın
rahmetinden, afvından mahrûm kalmaz. Fekat, yapdığı kötülükler kadar azâb görür, yanar ve Allahü teâlânın rahmetine kavuşması güç olur. Îmânı olduğu için, sonunda yine rahmete kavuşur. Ce­hennem ateşi, kötülüklerinin kirlerini temizleyip, onu Cennete gir­meğe lâyık temiz şekle sokar.
Görülüyor ki, bütün se’âdetlerin, râhatlıkların başı, kâmil îmân sâhibi olmakdır. Herkesin, kalbini yanlış i’tikâdlardan, şübheler­den kurtarmağa çalışması lâzımdır. Bir kimse, doğru îmâna kavu­şur ve ahlâkı güzel ve işleri iyi olursa, yüksek rûhlara, ya’nî Pey­gamberlere ve Evliyâya ve meleklere benzer ve onlara yaklaşır. Maddenin çekimi kanûnu gibi, onlar tarafından çekilir. Dağ kadar büyük miknâtisin veyâ yüksek gerilimli elektro-mağnetik alanın bir iğneyi çekmesi gibi, onu yüksekliklere çekerler. Sırat köprüsü­nü şimşek gibi, sür’at ile geçer. Cennet bağçelerinde, kendine mü­nâsib olan, kalbine ve ruhûna lâyık olan ni’metler içinde, sonsuz râhat edenlerden olur. Beyt:
Âlim-ü âmil olanlar, çekmez azâb-ı elîm, Cennete hem kavuşurlar, zâlikel fevzül’azîm!
Ahlâk ilmi, kalb ve rûh temizliği bilgisi demekdir. Tıb ilminin, beden sağlığı bilgisi olmasına benzer. Çünki, fenâ huylar, kalbin ve rûhun hastalıkları ve zararlı işler, bu hastalıkların alâmetleri, ârıza­larıdır. Ahlâk ilmi, çok şerefli, pek kıymetli, en lüzûmlu bir ilmdir. Çünki, kalbin ve rûhun kötülükleri bu ilm ile temizlenebilir. Kal­bin ve ruhûn, iyi huylarla sıhhatli ve kuvvetli olmaları, bununla müyesser olur. Kuvvetli kalbler ve rûhlar da, bu ilm yardımı ile, te­mizlenir, iyi ahlâka kavuşur. İyi, temiz kalbler ve rûhlar da, bu ilm bereketi ile temizliğini artdırır, yerleşdirir.
[Kalb ve rûh, iki ayrı şeydir. Birbirlerine çok benzemekdedir­ler. Bu kitâbda, rûh deyince, ikisi birlikde anlaşılmalıdır.]
Huy değişir mi? İnsanın huyunu bırakıp, başka huylu olması mümkin midir? Bu mes’ele üzerinde muhtelif sözler, birbirine mu­hâlif fikrler varsa da, hepsi üç merkezde toplanabilir:
1 - İnsanın ahlâkı hiç değişmez. Çünki huy, insan gücünün de­ğişdiremiyeceği bir varlıkdır.
2 - Huy iki dürlüdür: Birisi insanla birlikde yaratılmışdır. Bu huy değişdirilemez. İkincisi, sonradan hâsıl olan alışkanlıkdır. Bu­na, âdet denilir. Bu huy değişebilir.
3 - Ahlâkın hepsi sonradan elde edilir ve değişdirilebilir. Hâri­cî te’sîrlerle değişebilirler.
İslâm âlimlerinin çoğu bu üçüncü fikr üzerinde birleşmekde­dir. Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” dinleri, bu sözün doğru­
luğuna dayanmakdadır. Tesavvuf büyüklerinin, din âlimlerinin, ta­lebesine terbiye için koydukları üsûller, bu sözün ışığı altında işle­mekdedir.
İnsanlar hangi huya elverişli olarak dünyâya gelmekdedir? Bu da, içinden çıkılamamış bir süâldir. Âlimlerin çoğuna göre, insan­lar iyiliğe, yükselmeğe elverişli olarak doğar. Sonra, nefsin kötü ar­zûları ve güzel ahlâkı öğrenmemek ve kötü arkadaşlarla düşüp kalkmak, kötü huyları meydâna getirir. Hadîs-i şerîfde, (Herkes, müslimânlığa elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları sonra anaları babaları, yehûdî, hıristiyan ve îmânsız yapar) buyuruldu.
Kendi elinle bozuyorsun kendini! Yoksa, Hâlık güzel yaratmışdı seni!
Ba’zılarına göre, insanın rûhu pis olarak dünyâya geldi. Rûhun kendisi temiz idi ise de, bedenle karışınca, bedenin ihtiyâcları onu yoldan sapdırmışdır. Allahü teâlânın hidâyet, iyilik nasîb etdiği kimseler, doğdukları gibi pis kalmayıp, iyiliğe dönerler.
Ba’zıları da, rûh, yaratılışda ne iyi, ne de kötü değildir. Son­radan her iki şekle de dönebilecek hâldedir dedi. İyi huyları, gü­zel işleri öğrenen kimse, se’âdete, kemâle kavuşur. Kötüler ara­sında kalıp, kötü huy, çirkin işler öğrenen de, şakî, kötü olur de­diler.
Eski Yunan tabîblerinden Calinusa göre, insan rûhu üç çeşid­dir: Bir kısmı iyi, ikincisi, kötü yaratılmışdır. Üçüncüsü, her ikisi de değildir. Fekat, sonradan her ikisi de olabilir. Yaratılışı iyi olan in­san azdır. Yaratılışda kötü olup, hep kötülük yapmak istiyenler, dahâ çokdur. Kötüler arasında kötü, iyiler arasında iyi olabilen kimselerin sayısı, iki öncekiler arasındadır dedi. Buna göre, ba’zı kimsenin huyu değişebilir. Çok kimsenin ise değişemez. [Yunan feylesoflarının, insanın kalbinden haberleri olmadığından, yalnız rûhu anlatmışlar, ahlâk kitâblarını yazan müslimânların bir kısmı da, bunlara tâbi’ olmuşlardır.]
Âlimlerin çoğuna göre, herkesin ahlâkı değişebilir. Hiçbir kimsenin huyu, yaratılışdaki gibi kalmaz. Sonradan değişebilir. Ahlâk değişmeseydi, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” getir­dikleri dinler fâidesiz, lüzûmsuz olurdu. Âlimlerin sözbirliği ile koymuş oldukları terbiye ve cezâ üsûlleri abes olurdu. Bütün ilm adamları, çocuklarına ilm ve edeb vermiş ve terbiyenin fâide sağ­ladığı her zemân görülmüşdür. O hâlde, ahlâkın değişdiği güneş gibi meydândadır. Şu kadar var ki, ba’zı huylar pek yerleşmiş, rûhun hâssası gibi olmuşdur. Böyle huyları değişdirmek, yok et­mek pek müşkil olur. Böyle ahlâk, en çok, câhil, kötü kimseler­
de bulunur. Bunu değişdirmek için, ağır riyâzet ve çok mücâhede lâzımdır. Nefsin zararlı, kötü isteklerini yapmamak için çalışmağa (Riyâzet) denir. Nefsin istemediği fâideli, güzel şeyleri yapmağa (Mücâhede) denir. Câhiller, ahmaklar, huy değişmez diyerek, nefs ile mücâhede ve riyâzet etmiyorlar. Kötü huylarını temizlemiyor­lar. Böyle kabûl edip de, herkes kendi hevâsına [arzûsuna] bırakı­lırsa, kabâhatli olanlara cezâ verilmezse, insanlık kötülüğe gider. Bunun için, Allahü teâlâ, kullarına merhamet ederek, onları terbi­ye etmek, iyi ve kötü huyları öğretmek için Peygamberler “aleyhi­müsselâm” gönderdi. Bu mu’allimlerin en yükseği olarak, habîbi olan Muhammed “aleyhisselâm”ı seçdi. Onun dîni ile, önce gön­dermiş olduğu bütün dinleri değişdirdi. Onun dîni, bütün dinlerin sonuncusu oldu. Böylece, iyiliklerin hepsi, terbiye üsûllerinin cüm­lesi, Onun parlak dîninde yer aldı. Aklı olanların, iyiyi kötüden tef­rîk edebilenlerin, bu dinden elde edilmiş olan ahlâk kitâblarını okuyarak, öğrenerek ve işlerini buna göre tanzîm ederek, dünyâda ve âhıretde râhata ve huzûra, se’âdete, kurtuluşa kavuşması ve böylece âile ve cem’ıyyet hayâtının düzenine yardım etmiş olması lâzımdır. İnsanın birinci vazîfesi de budur. (İslâm ahlâkı) ismini verdiğimiz bu kitâbı, Allahü teâlânın lütfü ile, buna yardımcı bilgi­leri topladığı için, herkesin ehemmiyyet ile okuması, öğrenmesi lâ­zımdır.
Aklı olan islâmiyyete bağlanır! İslâmiyyetin aslı, Hadîsle Kur’ândır!